Social Icons

BİR KİMSE BİLDİĞİYLE AMEL EDERSE,CENAB-I HAKK ONA BİLMEDİĞİNİ İHSAN EDER.

Featured Posts

17 Ağustos 2013 Cumartesi

Ey AŞK! Ne olur bükme boynunu, gafiller seni ayaklar altına alsa da cevherliğinden bir şey kaybetmezsin.. Oysa neye talipsin, nerelerde tüketilmektesin.. Elmas çamura düşse de elmastır iyi bilirsin! Olsun, o kadar insan içinde biri dahi seni yaşasa yeter bilmez misin? Sen Hz. Muhammed (sav) libâsı giydin yâ daha ne istersin.. Sen köle diye değer biçilsen de Hz. Yusuf (as) gibisin, âşıklar nezdinde kantara gelmezsin..

25 Mart 2013 Pazartesi



Tasavvuf/ Naz Makamı/ Muhabbetullah

Sen nazlanırsın, sevgilin de nazlanır. Böylece iki taraf da nazlanırsa ayrılık meydana çıkar.

Fakat sen, sevgiliye naz etmez de, niyaz edersen; yani yalvarır,yakarırsan, bu yalvarıp yakarmadan, yüzlerce buluşma, yüzlerce
kucaklaşma elde edersin.

Gurura kapılmanın, büyüklük taslamanın kanını dökmezsen, o kan coşar da seni boğar.

Yürü git de nazın bulanıklığını gider. Çünkü neşe, hep arılıktan, duruluktan meydana gelir.

[Mevlana Celaleddin-i Rumi(r.a.)]

19 Mart 2013 Salı

Bir Gece
On dört asır evvel, yine bir böyle geceydi,
Kumdan, ayın ondördü, bir öksüz çıkıverdi!
Lâkin o ne hüsrandı ki: Hissetmedi gözler;
Kaç bin senedir, halbuki, bekleşmedelerdi!
Nerden görecekler? Göremezlerdi tabî’î:
Bir kere, zuhûr ettiği çöl en sapa yerdi;
Bir kere de, ma’mure-i dünyâ, o zamanlar,
Buhranlar içindeydi, bugünden de beterdi.
Sırtlanları geçmişti beşer yırtıcılıkta;
Dişsiz mi bir insan, onu kardeşleri yerdi!
Fevzâ bütün âfâkını sarmıştı zemînin
Salgındı, bugün Şark’ı yıkan, tefrika derdi.
.
Derken, büyümüş, kırkına gelmişti ki öksüz,
Başlarda gezen kanlı ayaklar suya erdi!
Bir nefhada kurtardı insanlığı o ma’sum,
Bir hamlede kayserleri, kisrâları serdi!
Aczin ki, ezilmekti bütün hakkı, dirildi;
Zulmün ki, zevâl akılına gelmezdi, geberdi!
Âlemlere, rahmetti, evet, Şer’-i mübîni,
Şehbâlini adl isteyenin yurduna gerdi.
Dünya neye sâhipse, onun vergisidir hep;
Medyûn ona cem’iyyeti, medyûn ona ferdi.
Medyûndur o ma’sûma bütün bir beşeriyyet…
Yâ Rab, bizi mahşerde bu ikrâr ile haşret.
~
Mehmet Akif Ersoy




Sizce Allah nezdinde en kutsal aile hangisidir?
.
Şimdi aklınıza Efendimizin (s.a.v) ailesi ya da sahabiler gelmiştir.
Doğru bana da sorulsa böyle bir soru, ben de ilk olarak Efendimizin (s.a.v) o mübarek ailesi derim; ama bu,
O aileden de üstün, öyle ki Efendimizin (s.a.v) bile Gözümün Nuru dediği bir aile. . .
Söylüyorum NAMAZ.
.
Nasıl mı?
.
İşte: Sünnet: Anne gibidir, tatlıdır, güzeldir. Efendimizin (s.a.v) o sünneti olmadan olur mu?
Farz: Babadır, kesindir, evin direğidir, olmazsa olmazımız. Farzsız namaz olur mu hiç?
Son sünnet: Evin en küçük çocuğu, tatlısı. Son sünnet 2 rekat, küçük, ufak tefek….
Vacip: Baba yarısıdır. Farz gibi kesin değil; ama olması yapılması kuvvetli olarak emredilmiştir.
Nâfile: Bu da misafirimiz. Evimiz misafirsiz olur mu? Hiç eve gelen misafiri geri çevirmek olur mu? 
 Ailemizle ölene dek hep bir arada olmak duasıyla inşaallah… 




“Bir insan seher vakti kalkmazsa seher vakti dışında bütün gün seccadeden başını kaldırmasa yine o vaktin
 ecrine ulaşamaz!..” 
 ~ 
M. Sami Ramazanoğlu (k.s.)



Bize doğru yolu gösteren, bizi kötülüklerden alıkoyan namaz, beş vakitte kılınır. Halbuki âşıklar, daima namazdadırlar!
O gönüllerindeki aşk, başlarındaki ilahî sevgi ne beş vakitle yatışır, ne de beş yüz bin vakitle geçer gider!
 ~ 
Hz. Mevlana (k.s.)



Tembellikle namazı terk eden veyahut kıymetini bilmeyen,
Ne kadar cahil, ne derece hasir,
Ne kadar zararlı olduğunu bilahare anlar,
Ama iş işten geçer.
~
B. Said Nursi rh.a.
İşaratül-İcaz


Namaz bir imkandır, hem de muazzam bir imkan. Bu imkandan eğer gereği gibi yararlanabilseydik,
biz de Nebi (sav) gibi “namaz… gözümün nuru…” diye namaza gönül verir, onu özlerdik. 
 ~ 
Mustafa İslamoğlu




Enes b. Mâlik el-Ensarî (radiyAllahu anh) demiştir ki: Rasûl-i Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:
.
“Kulunun tövbe etmesinden dolayı Allah’ın memnun olması, sizden
birinin ıssız çölde kaybettiği devesini birden karşısında gördüğü andaki sevincinden çok daha fazladır.”
~
(Buhari, Deavât 4)
Avf bin Malik (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:
“Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):
‘Ümmetim yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır. Bir tanesi dışında hepsi ateştedir.’
Sahabeler:
−O fırka kimlerdir, ey Allah’ın Rasulü? diye sordular.
Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):
 −‘Benim ve ashabımın üzerinde bulunduğu yol üzere olanlardır’ buyurdu.”
~
İbni Mace 3992, Ebu Davud 4597, Tirmizi 2779
Ya ilim öğreten, ya ilim öğrenen, ya dinleyen veya bunları seven ol.
Sakın beşincisi olma! Yoksa helak olursun!
(Hadis-i şerif, Taberani)
Hem Allah, hem kulları tarafından sevilmek isteyenler için, Hz. Ebu Bekir’den benzersiz bir formül:
“Kendilerinden birşey isteme ki, insanlar seni sevsin, yalnız Allah’tan iste ki, Allah seni sevsin.”



Hz. Enes radıyallahu anh anlatıyor:
“Şu ayet indiği zaman (mealen): “… Ey peygamber ailesi! Allah günahlarınızı giderip sizi tertemiz yapmak istiyor” (Ahzab 33), “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm sabah namazına giderken, altı aya yakın bir müddette,
Hz. Fatıma radıyallahu anha’nın kapısına uğrayıp:
“Namaz(a kalkın) ey Ehl-i Beyt “Allah günahlarınızı giderip sizi tertemiz yapmak istiyor!” buyurdu.”
~
Tirmizi, Tefsir, Ahzab, (3204)
3 şey seçildi cennetten: kelimeler, aşk, annelik duygusu…
 Kelimeleri Adem aldı, annelik duygusu Havva’ya kaldı; ama Aşk cok ağırdı..! 
Şems-i Tebrizi




Aşk, aşkın yokluğu hissedildiğinde aşktır.
Aşk, ilahi emaneti taşıyabilmektir.
Aşk, ilahi nuru kendinde açığa çıkarabilmektir.
Aşk, Allah için olmayan her sevgiyi kurban etmektir.
Aşk, yokluğu arzulamaktır.

Rabia Christine Brodbeck




Aşk, evvela Allah’tan kuladır.
 Allah kulu sever, sonra kul Allah’ı.
  Allah’ı tanımak ancak aşk ile mümkündür.

İskender Pala



“Allah’a takva duymak, O’nun cezalarından korkmak değil,
O’nun rızasından uzak kalmaktan korkmaktır.
Ve bu Aşk’tır.”
 ~
Roger Garaudy



Aşk Cebrail’in nefesi, aşk Mustafa’nın kalbidir,
Aşk Allah’ın kelâmı, aşk Allah’ın Peygamberidir!..
 ~
Muhammed İkbal



O’na doğru
 Aşk için yanmak istersen mum gibi eğer,
 Sabırlı, hoşgörülü, suskun ol ki,
 Sevgi fitilin uzun olsun…
 Tövbe-i nasuh et, pürü pak ol ki,
 Temiz ışığın önce yüreğinde sonra yüreklerde olsun…
 İnsan-ı kamil ol ki,
 İs kokma, pis kokma, yaydığın mis olsun…
 Nefs-i kamile ol ki,
 Isıtsın ademi ve alemi, gönül sofran sıcak olsun…
 Bu yolda hizmetkar ol ki,
 Dünyevi ve İlahi aşka ulaşmak için sana köprü olsun…
 Bir gün mum biter aşk kalır,
 Aşk inan buna değer,
 Değerini bilirsen eğer…
~
Şems-i Tebrizi 


Sineklerin tam 9 kalbi vardır.
Gözlerinde ise 8000 mercek bulunur.
Ve saniyede 100 görüntü algılayabilir.
.
“Şüphesiz, Allah’tan başka bütün çağırdığınız ve ibadet ettiğiniz şeyler
 toplansalar, bir sineği halk edemezler… “
.
 - Hac Sûresi, 73
“Dikkat edin ; gerçekten kalbler, ancak Allah’ı anmakla huzura kavuşur.”
.
 
(Rad suresi – 13, 28)
“Üstlerinde kuşların saf saf dizilip kanatlarını açıp yumarak dolaşmalarını hiç görmüyorlar mı?
Onları havada Rahman’dan başka tutan yoktur. O elbette her şeyi görür.”
.
 [ Mülk suresi, 67:19 ]
Ne zaman insana nimetlerimizi bağışlasak yan çizer ve (Bizi anmaktan) uzaklaşır, başına bir kötülük gelince de
 hemen uzun uzun dualar okumaya başlar!
~
Fussilet suresi 41/51



Âişe -radıyallâhu anhâ- vâlidemiz, Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in kalbî rikkatine ve tefekkür ufkuna dâir
bir misâli şöyle nakleder:
“Bir gece Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bana:
«–Ey Âişe! İzin verirsen, geceyi Rabbime ibâdet ederek geçireyim.» dedi. Ben de:
«–Vallâhi Sen’inle berâber olmayı çok severim, ancak Sen’i sevindiren şeyi daha çok severim.» dedim.
Sonra kalktı, güzelce abdest aldı ve namaza durdu. Ağlıyordu… O kadar ağladı ki; mübârek sakalları, elbisesi, hattâ secde ettiği yer sırılsıklam oldu.
O, bu hâldeyken Bilâl -radıyallâhu anh- ezan okumaya geldi ve Allah Rasûlü’nü perişan bir hâlde buldu. Âlemlerin Efendisi’nin ağladığını görünce, O’nu bu kadar mahzun ve mağmûm eden hâdisenin ne olduğunu merak ederek:
«–Yâ Rasûlallâh! Allah Teâlâ sizin geçmiş ve gelecek bütün günahlarınızı bağışladığı hâlde niçin ağlıyorsunuz?» diye sordu.
Bunun üzerine Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-:
«–Allâh’a çok şükreden bir kul olmayayım mı? Vallâhi bu gece bana öyle âyetler indirildi ki, onu okuyup da üzerinde tefekkür etmeyenlere yazıklar olsun!» dedi ve şu âyetleri okudu:
«Şüphesiz ki göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde, akl-ı selîm sâhipleri için (Allâh’ın birliğini gösteren) kesin deliller vardır.
Onlar, ayakta dururken, otururken, yanları üzerine yatarken (her an) Allâh’ı zikrederler; göklerin ve yerin yaratılışı hakkında derin derin tefekkür ederler ve:
 Rabbimiz! Sen bunları boşuna yaratmadın. Sen’i tesbîh ederiz; bizi cehennem azâbından koru! (derler)
~
(Âl-i İmrân, 190-191)” (İbn-i Hibbân, II, 386; Âlûsî, Rûhu’l-Meânî, IV, 157)
.
Allah’ı rüyamda gördüm.
“Seni nasıl bulurum?” diye sordum.
“Nefsini bırak öyle gel.” buyurdu.
 ~ 
Bayezid Bistâmî (Sûfi v. 848)
Rızık deyince aklına yenilip içilecek şeyler gelenin aklına şaşarım.
Allah’ım akıl, irâde, hikmet, irfân, ihsân, muhabbet rızkımızı bol eyle.
 ~ 
Hz. Âişe (raduallahu ahn)
Bir  kul günah işlemekte devam ettiği halde, Allah`ın onun dünya nimetlerinden sevdiği şeyleri vermekte olduğunu görürsen bil ki,
bu şüphesiz Allah tarafından o kul için bir istidractır.” (Yani o kulun derece derece felakete sürüklendiğinin işaretidir.)
.
(Ahmed bin Hanbel, Beyhaki, Camius`s Sağir)
Allah bazı günahkar kullarını bu dünyada arzularına kavuşturur, onlara zenginlik ve bol nimet verir. Kul bu İlahi lütuf ve nimetlerin değerini bilmez, şükrünü yerine getirmez ve her geçen gün günah bataklığına biraz daha batmaktan kendini çekmezse, ahirette duçar olacağı azap pek çetindir. Kamil mü`mine düşen; geçici dünya malına arzu ve güven duymaması, bu dünyaya sanki sadece maddi lezzetler için gelmiş gibi serkeşane hayat yaşayanların maddi ve bir gün son bulacak varlıklarına özenmemesidir. Bu zenginliğin, onlar için sürüklendikleri bir felaketin başlanğıcı olduğunu bilmeli ve halden kurtulmaları için dua etmelidir.
 .
(Hadis Günlüğüm, Ömer Nasuhi Bilmen)
Ya Muhammed! Senin cemalinin özlemiyle yanıp tutuşanlara katılmak istiyorum. Sana hayranım ey Eşref-i Kainat!
 İzin ver, senin güzelliğini paylaşalım. İzin ver, senin hakikatine olan susuzluğumuzu giderelim. İzin ver, senin sonsuz rahmet ve güzellik denizinden içelim. İzin ver, senin ilahi huzurunun muhteşem kokusunu içimize çekelim.
 Sana karşı hayranlığımın eseri olan bu kitap yoluyla, Sana, Senin zarif, nazik ve şefkatli Zatına yakınlaşmak istiyorum.
 ***
 Rabia Chrıstıne Brodbeck / Fakr’a Övgü
 (Rabia Christine Brodbeck, On sekiz yıl Londra’da modern dans dersleri aldıktan sonra New York’ta bir sufi merkezinde İslamiyet’le tanıştı.)
Olmasaydın… Olmazdık
(571-632)
.
Ya Resulallah!
Eğer Sen gelmeseydin âleme,
Güller açmaz, bülbül ötmez, mechûl esmâ Âdem’e
Varlığın mânâsı kalmaz, garkolurdu mâteme!..
~
Süleyman Çelebi
Güzelliğin olmasa Efendim,
 aşkı hiç bilmeyecekti cihan;
 aşkın olmasa güzelliği hiç anlamayacaktı.
 Aşk pazarında mezat hep güzelliğine; güzellik yurdunda yollar hep aşkına
 durmuştu Efendim…
 Ve sen gitmiştin…
 Sevgili!
 Derd ile ağlayandın; hem derde salandın!..
 Gönül yurdunda çaresizlerin çaresi, hastaların merhemiydin.
 Saadetle yasamış, saadet çağını yaşatmıştın.
 Suretleri ve canları iman ile sen şekillendirmiş,
 ”Lâ” ile “Illa”yi i’câz ile sen dillendirmiştin.
 …
 Sana muhtacız!..
 Sana en fazla muhtacız.
 En fazla sana muhtacız.
 Uyandır bizi uykumuzdan…
 Gel ey sevgili!
 Bir gelişle gel, bir gülüşle gel.
 ~
 İskender Pala
HANİ KOCAMAN BİR BOŞLUK VARDIR BAZAN İÇİMİZDE, NE YAPSAK DOLDURAMADIĞIMIZ.. DURUP, DÜŞÜNÜP ÇARE BULAMADIĞIMIZ..
KARŞINDAKİ İLE KONUŞUP DERDİNİ ANLATAMADIĞIN, O AN KENDİNİ İÇİNDE HİSSETTİĞİN KOCAMAN BOŞLUK….
AĞLAMAK İSTEDİĞİN HALDE GÖZÜNDEN AKAMAYAN YAŞLARIN HİSSETTİRDİĞİ BOŞLUK…
DERİN NEFES ALIP VERİNCE RAHATLAYACAĞINI  SANIP, RAHATLAYAMADIĞIN, NEFES ALIP VERDİĞİN HALDE BOĞULDUĞUNU HİSSETİĞİN BOŞLUK…
ÜZÜLÜP PAYLAŞMAK İSTEDİĞİN KEDERLERİNLE BİLE DOLDURAMADIĞIN KOCA BOŞLUK…
SONRA SENİ SENSİZ YAŞAMAK VAR YAA…. HANİİ SENİ SENSİZ YAŞAMAKTAN DOĞAN O KOCA BOŞLUK…..
İÇİ DOLDURULAMAYAN, CANINI ÖLESİYE ACITAN, ÇARE BULAMADIĞIN, BİRLİKTE YAŞAMAYA ALIŞMAK ZORUNDA OLDUĞUN KOCA BOŞLUK…

17 Mart 2013 Pazar


Bir kuş olup gitsemasık olmak ölümden zordu.çünkü,ölümden öte köy yoktu. aşsam şu enginleriasık olmak ölümden zordu.çünkü,ölümden öte köy yoktu. varsam senin yanına. Öpsem doyasıyaasık olmak ölümden zordu.çünkü,ölümden öte köy yoktu. koklasam seni...


Gerçekten de bir roman gibi başlamıştı seninle
aşkımız. Satırları aşarız diye düşünürken, devrik cümleler altında
kaldık, ezildik. Sonra hayat denen silgi geçti üstümüzden. Ne izimiz
kaldı geride, ne de anlatabilecek bir hikâyemiz. Şimdi başka romanların
sayfalarında başka hikâyelere mezeyiz. Aşk büyük harfle başlıyor, sonra
küçük harflerle devam ediyor ve sonunda minicik bir nokta, tüm cümleyi
bitiriyor.


sevda bir yanık türküdür derler

ne söyleyen zevk alır söylediğinden

ne dinleyen dinlediğinden...

biz de birer türkü tutturmuş gidiyoruz..

bakalım nereye kadar?

ne söylediğimiz türküye benziyor

ne türkülerin sonu geliyor

bir akıl ver diyecek olsam

karşımdaki benden önce akıl istiyor...

15 Mart 2013 Cuma


Evla leke fe Evla . . .
____ Kırdığın yerden kırılacaksın . 

12 Mart 2013 Salı




Halet-i Ruhaniyem'dir;Kelam Ettiğim Lisan..!Ya O'nadır,Ya O'nunla Olana,Ya Aşk'adır,Ya da Aşk'la Yanana..!
"Sen yinede bana
Nasılsın? diye sorma
İyiyim desem yalan olur
Kötüyüm desem inancıma dokunur
En güzeli şükre vurayım dilimi
Belki o zaman kalbim kurtulur..."
Hz.Mevlana

11 Mart 2013 Pazartesi

Sevmek inanmaktir. Sevmek yasamaktir. Sevdigini kendisi gibi, kendisinden de cok duyumsamaktir. Sevmek sevdigi olmaktir. Sevmekte ikilikler kalkar, bir olmalara gidilir. Iki ten, iki kalp, iki gonul yoktur sevgide. Tek bir kalp olunur, tek bir yurek olunur. Sevmek paylasmaktir . Sevdigiyle sevdigini paylasmaktir. Sevdigiyle kalbini bolusmektir sevmek. ki tek kalp olunsun.
Sevgide son yoktur. Sevgiler hicbir zaman son bulmazlar. Biten sevgiler yoktur, bitmis gibi gorunen sevgiler vardir. Vazgecis de yoktur sevgide. Yasandikca yasatilir sevilen. Ama kimi zaman sevgili icin kimi zamansa sevginin bir geregi olarak saklanir bu asklar. Vazgecis yoktur, vazgecmis gibi gorunmek vardir o yuzden. Sevmekte istemek yoktur. Sevgilinin oldugu yerde son bulur istekler. Bir sey varsa istedigin bu senin icin degil, sevgili icin istedigindir. Ondan O'nun adina istersin. O'nu daha sonsuz sevebilmek icin istersin. Sevme ozgurlugunu istersin, kabul edilmesini istersin. Istersin ama bir gun gelir bu istekler de son bulur. Kendinden istersin artik. Sevgiliyi daha cok sevmek istersin kendinden. Sonsuz kilmak istersin. Bu yolda sevgili olur mu, olmaz mi bunu sevgilinin istegi belirler. Sevmek sevgiliyi istememeyi ogrenmektir. Sevmek sevgiliyi sevgili olmadan sevmektir. Sevmek; sevmek istemektir.

Sevmek, beklememektir. Beklentilerin son buldugu bir duraktir o. Oyle ki tum gercekler, tum dunya silinir gider. Ne O'ndan anlasilmayi beklersin, ne onu anlamayi. Ne onun gelmesini beklersin, ne onun Leyla, Mecnun olmasini. Bekledigin bir sey yoktur sevmeyi becermek disinda.

Sevmek, gucenmemektir. Sevmek sevgililerin hicbir sozune uzulmemeyi ogrenmek demektir. Sevgilinin olum hancerine bile hayir dememektir sevmek. Onun vurusuna onun tokadina alinmamaktir, sevgiliden gelen her hareketi ve her sozu kabullenmektir. Ihanetlere, hainliklere bile uzulmemektir. Sevgiliden gelen öl emrine bile ölürüm diyebilmektir. Kendi elleriyle kalbini bir bicak ucuna koymaktir sevmek. Sevmek olmektir.

Sevmek, olmesini bilmektir. Sevgili icin yasamaktir. Onun eli, kolu, gozu, kalbi olmaktir. Ama artik onun bir seyi olunmadigi bir zaman olmesini bilmektir!

Sevmek, vermektir. Sevmek sevdigi icin almasini bilmektir. Almamaya yemin ederek vermektir. Ama almalarda kurtaracaksa sevgiliyi almasini bilmektir sevmek!

Sevmek, tukenmektir. Sevmekten ölürken tekrar varolmaktir o sevgiden. Sevmek sevgilinin gel deyisine hayir demektir. Sevgilinin askiyla bogusurken, yuzerken o ask denizinde sevgilinin uzanan eline hayir demektir. Sevgilinin bakan gozune bakmamaktir sevmek. Aglayan gozlere sefkat ve tebessumle yanit verebilmektir.

Sevmek, sevgili olmaktir. Sevgilinin yuzundeki gulucuk olmaktir. Onu yasama dondurecek bir damla su olmaktir. Sevmek sevgilinin limani olmaktir. Sevmek sevdiginin cani olmaktir. Onun ölümü isteyebilecegi cani olmaktir.

Sevmek yangin olmaktir. Yanmaktir, kor olmaktir. Dag olmaktir, evren olmaktir. Her sey olmaktir, hic olmaktir. Alev olup girmektir gonullere. Sevmek yurumektir gonullerde.

Sevmek guvenmektir. Sevmek onaylanmaktir. Sevmek sevgiliye bir nefes gibi, bir ses gibi yakin olmaktir. Sevmek cok ötelerde olsa bile yasamak ve yakin olmaktir sevgiliye.

Sevmek... Sevgiliyi bir beyaz güvercin gibi avuçlarina alip oksamak ve yüregine bastirip korumaktir Ama sevgiliyi daha güzel ufuklar bekliyorsa onu salivermektir Onun uçsuz , bucasiz gökyüzünde kanat cirpislarindan sonsuz haz duymaktir Onun kendisinden uzaklasmasina üzülmek degil gerçege uçmasina,hakikate yaklasmasina sevinmektir... "Beni birakip nereye gidiyorsun demek degil gittigin yerlerde dularimla seni koruyacagim diyebilmektir.

"SEVMEK ACI CEKMEKTIR,PAYLASMAKTIR...



Hiç Bir insani unutmak, bir insandan vazgeçmek, bir insani hayatından sonsuza kadar çıkartmak zorunda kaldın mı hiç?
Hani ölmüş gibi, hani uzatsan da elini tutamayacağını bilmek gibi,her an kapından içeri gülümseyerek gireceğini bekleyip ama aslında hiç gelemeyeceğini de bilmen gibi.

Ne zor şey değil mi ölmediğini bilmek, ama ölmüş gibi ulaşılmaz olması artık o insanın sana, ne kadar katlanılmaz bir
gerçek değil mi sen hala bu kadar sevgili iken?

Özlemek, bu kadar özlemek, etini kemiğini yakarcasına özlemek. Çok kötü değil mi?

Bu kadar özleyip onu görememek, ona dokunamamak, onu işitememek, artık sonunun “Pi” hali değil mi?

Biliyorsun değil mi? Ne kadar umutsuz bir arayıştır o, kalabalık caddede geçen binlerce yüze bakmak belki bir kez daha görebilmek için o yüzü, belki biraz önce geçti bu kaldırımdan diye düşünmek, belki su an arkamda yürüyen insanların içinde bir yerde demek, belki su an üzerimdedir gözleri diye paranoyalar yaşamak ne zordur değil mi?

Ne kadar eritir insanı fark etmeden. Sende biliyorsun değil mi bunları.

Bir sinema koltuğunda sende iki kişi gibi oturdun mu hiç? Hiç iki kişi gibi zevk aldın mı bir konserden yalnız başına. Güzel bir cafe keşfettiğinde, güzel bir film seyrettiğinde, güzel bir şarkı dinlediğinde güzellikleri oranında eksik kaldıklarını hissettin mi paylaşamadığın için onunla.

Bir barın kalabalığında hiç yarım vücudunla sallandın mı ortada? Hiç iki kişilik beyninle yarım insan olabildin mi?

Baktığında aynana sadece yüzünün bir yarısını gördüğün oldu mu hiç?

Sana hayatındaki en büyük yoksunluğu yaşatandan nefret edemediğin zamanlar oldu mu hiç?

Gözünün içine baka baka kolunu bacağını kesen bir insanın yüzüne sevgi dolu bir gülümseme ile bakabildiğin zamanlar oldu mu hiç?

Hayatta inandığın bütün değerlerini altüst eden birisine aşk şiirleri yazabildin mi?

Onu içinde korumanın seni yok etmek olduğu zamanlara feda oldun mu hiç?

İçinde ağlayan çocuğa umut şarkıları söyleyemediğin, özlemini, susuzluğunu, açlığını gideremediğin zamanlar oldu mu hiç?

Kanayan yarasını gördüğün ama merhem olamadığın zamanlar. Gücünün, hani o tanrısal gücünün bir çocuğun ağlamasını
susturamayacak kadar olduğunu gördüğün zamanlar oldu mu hiç?

10 Mart 2013 Pazar

Aklım ve kalbim arasında kaldığım En güzel çaresizliğimsin.
Kazancım, Dualarımda Dökülen Gözyaşlarım.
Aşk'a dair kelamlar dökülürken dilimden.
Harf Harf Toplayıp Sana Getiresim var.
Herşeyim ol da sevdiğim.
Bi uzağım Bi gurbetim Olma. Kurbanın Olurum.
İçimi ağrıtma.
İnsanın İçi ağrır mı.? Ağrıyor işte...
Ne olur, seni sevdiğimi, her an dua ettiğimi ve sana kavuşacağım günü şafak sayar gibi beklediğimi bil.
Bende, yerin bâki... ‘‘Kalbe giren, kabre girene dek!’’

5 Mart 2013 Salı

Ya Rabbi! Dünyayı kalbime koyma, elimden de alma!" Süleyman Hilmi Tunahan

3 Mart 2013 Pazar

-Gidişine nasıl dayanıyorsun.Canından çok sevmiyor muydun ?
+Aslında mesele bu değil. Sadece alışıyorsun işte. Gülüşüne,bakışına,seviyorum deyişine ve tabi ki gidişine.Akrep bir şekilde seni felç ediyor. Yelkovan göğsüne batıyor.Zamanın nasıl geçtiğini anlamıyorsun bile. Sonra mı ? Sadece sessizlik...

2 Mart 2013 Cumartesi

RABITA
DAMLAYKEN NEHİRE KARIŞIP DENİZE AKMAKTIR..
ZAMANDAN GEÇİP ÖMRÜ SEVGİLİYE ADAMAKTIR
GÜLE BAĞLANIP BÜLBÜL OLMAK VE HAKK İÇİN ŞAKIMAKTIR.
NEREDE OLURSAN OL ONAA YAKIN OLMAKTIR.
RABITA
BİRE ULAŞMAKTIRÖMRÜ ANA SIĞDIRMAKTIR
GÖZLE DEĞİL GÖNÜLLE GÖRMEKTİR

HUZURA VARMAYI İSTEYEBİLMEKTİR
RABITA
ALLAAH
DEMEYİ
 USTASINDAN ÖĞRENMEKTİR


SİVASLInın gardaşı:AŞKINI HER DEM TAZE TUTMAKTIR….
ŞEYHE TESLİMİYET VE EDEB
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) hazretleri şöyle buyuruyor:
-"Necmeddin-i Kübrâ (k.s) hazretlerinin bir adeti de şöyle idi, bir mürid tarikatın edeblerinden birini çiğnese veyahutta bir hata ve günah işlese veya tarikatın herhangi bir hali ortaya çıksa akabinde üç gün içerisinde gelip kendilerine durumu arzetmedikleri takdirde, duydukları zaman şöyle söyler idi: "Olan olmuş geçen geçmiş."
Ben (İbrahim Çokreşî) bu sırada şöyle dedim: "Günah işleyen kimsenin yüzünden anlaşılmıyor mu Mutlak fena makamında olan şeyh müridin durumuna vakıf değil midir Cevaben şöyle dediler: "Müridin durumuna vakıftır"Yalnız şeriat zahire göre hüküm eder, onun için şeyh müridin haline göre değil, onun hakkındaki bilgilere göre ona muamele eder.
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) edep hakkında şöyle diyor:
-Edep üç kısımdır.
Birincisi; mürid tarafından gönüllü olarak meydana getirilen. Şöyle ki; Allah için olmayıp desinler diye yapılan edep. Böyle edeb makbul değildir, şeriat´a zıttır.
İkincisi; yine müridin, başkalarını da kendisine tabi ederek şeyhine hürmet ettirmesidir. Bu ikinci kısmı şer´an kötü değil. Bazı meşayıh bu durumu da kabul etmemişlerdir.
Üçüncüsü; mürid şeyhinin büyüklük ve kemâlâtı karşısında kendi acziyet ve fakirliğini idrak ederek üstadından himmet ve yardım diler .Üstada karşı yapılacak bir kusurdan dolayı helake gideceğine inanır. Bu son kısım edeb ehli şeriat´ın ve büyüklerimizin en makbul olanıdır.
Abdurrahaman-ı Tâği (k.s) diyor: Üstad´ın rahatsız olmaması için alınacak önlemler edebtendir. İsterse halk bunu hoş karşılamasın. Ben Gavs (k.s) ile yolda giderken konuşmak istediğimde, bana dönüp bakmaya ihtiyaç bırakmayacak kadar önüne geçerdim.
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) diyor:
Eğer sünnete uymak istiyorsanız, namaz safında iken bana edeb takınmaya kalkışmayın. Namaz bittikten sonra, tesbihatı da yapmadan edeb için benden geriye çıkmayınız.* Sonra ben cemaat arasında bulunuyorum diye imam mihrabı bırakıp cemaatın içerisine oturmasın.
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) diyor: Mürid herkese karşı edebil olmalıdır. Şeyhine karşı edebli davranmasının sebebi şudur; şeyh mutlak fena makamındadır. Her türlü varlığa karşı edebli olmaktan maksat şudur: Bütün varlıkları yaratan Cenab-ı Hak´tır. Varlık ise Cenab-ı Hakk’ın sıfatıdır. Mürid şeyhinin emir ve görüşlerine karşı gayet ince bir ruhla itina göstermelidir.
Mürşid, müridine dese ki: Git falan beldeden bana istediğimi getir. Mürid bu isteği yerine getirmek için yolda mürşidinin arzusunu elde edip geri dönse o mürid zarar etmiştir. Çünkü; mürşid, müride ne istediğini ve nereden alması gerektiğini belirtmiştir. Verilen emir ve vazifeleri eksiksiz olarak yerine getirmelidir.
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) ile bir gün bir beldenin medresesinde idik. Üstad bana dedi: Bir kaç talebeye tarikat dersi ver. Ben Üstad´a haber vermeden başka talebelere de tarikat dersi verdim. Bunu duyunca Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) bana dedi: Senin tekrar izin almadan tarikat talimatı vermen caiz değildir.
Mürid, üstadından tahsil edip öğrendiği şeyleri faydalı görmese, üstelik de bu bilgiler ile amel edip neticesinden de zarar etse, yine şöyle inanmalıdır: Üstadımın emrini tutmasaydım imanım gidecekti.
* Şafiî mezhebinde tesbihat yaparken safı bozmamak sünnettir.



Bir mürid için en güzel ve etkili olan terbiye, mürşidinden öğrendiği terbiyedir. Buna şöyle misal getirdi:
-Bakınız, benim kızım yalnız annesinden aldığı terbiye ile yetiniyor. Halbuki başkalarından da terbiye alsa kızım için iyi olacak; ama kabul etmeyip şöyle diyor: Benim için annemden alacağım terbiye yeterlidir. Başkalarının terbiyesine lüzum görmüyorum."
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) diyor: Mürid intisab yıllarının ilkinde hüzün ve sevinci beraber yaşar. Sonraları "kabz-ı bast", (darlık) (kapalılık) ve genişlik (açıklık) hallerini beraber yaşar.
Müridin üzerinde böyle haller vuku bulduğu an dikkatli olması lazımdır. Çünkü; müridin kalbine birtakım havatır ve vesvese duyguları gelir. Mürid bu duyuları doğrudan şeyhine söylemelidir. Başka kimseye söylememesi gerekir.
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) bir gün bizlere dedi:
-Abdulhâlık-i Gucdevanî´nin (k.s) manevî evlatlarına olan vasiyetini öğrenin. Bunları yazın ve mütaala edin. O´nun vasiyeti şöyledir:
Ehl-i Sünnet vel Cemaat mezhebinden ayrılmadan fıkıh ve hadis ilmini öğreniniz. Ayrıca bütün hallerinizde edeb ve takva sahibi olunuz. Cahil sûfilerle beraber olmayınız. İmam veya müezzin olmayınız; ama cemaatı kaçırmayınız. Bütün namazlarınızı cemaatla kılın. Şöhret afettir. Onun için şöhret peşinde koşmayın. Nazarı dikkat çekecek durumlarda bulunma, ismini yazma, daima garip olup tanınmamaya bak. Makam ve mevki sahipleriyle düşüp kalk-ma. Kimseye kefil olma, ayrıca vasiyetlere de şahit olma.
Aşırı derecede müzik dinlemeyin, çünkü müzik kalbi öldürür. Aynı zamanda müzik dinleyenlere de karışma çünkü müziğin hastaları çoktur.
Az konuşup, az uyumaya bakmalı ayrıca yemeği de az yemeli. Halk içinde Hakk ile olmaya bakın, yani kalbinizden her türlü masivayı terk edin.Yalnız Allah´ın zikri kalbinize yerleşsin.
Şüpheli şeyleri terk edip helâli yiyiniz. Kadın olsun erkek olsun bidat ehlini terk ediniz.
Kimseyi küçümsemeyin. Çokça gülmeyin, çünkü çok gülmek kalbi öldürür. Dışınızı süsleyip içinizi harap etmeyin. Halkla münakaşa etmeyin. Hiç kimseden bir şey talebinde bulunmayın, kimseye kendinize hizmet ettirmek için emir etmeyin.
Allah dostları olan Mürşid-i Kâmil´lere; ruhunuzla, bedeninizle ve malınızla hizmet edin.
Mürşidlerin hallerine karşı çıkmayın, çünkü böyle yapanların akibeti kötüdür, iflah olmazlar.
Dünya nimetlerini kalbine sokma, dünyalıkla mağrur olma. Her zaman mahzun bir kalbin, yaşlı bir gözün, salih amellerin olsun. Cenab-ı Hakk’a yalvararak dua eyle.
Elbiselerin eski, arkadaşların dervişler olsun. Allah´ın tevfik ve kudreti sermayen, evin mescid ve dostun Allah olsun.



Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) bir gün herkesin katıldığı bir cemaate sohbet yaptılar: Hizmet vasıtası ile gelen nisbetten daha üstün bir nisbet yoktur. Mürid niyeti ile hizmeti ibadet haline getirmelidir. Niyeti şöyle olmalıdır.
"Eğer ben bu hizmeti yerine getiremezsem, üstadımın rızasını kazanamam."
Mürid bütün sevgileri ve nefret duygularını mürşidinin rızasına göre yapmalıdır.
Mürid ister gerçek sadık bir mürid olsun, ister zayıf mecazî biri olsun, farketmez. Şeytan ve nefis her türlü ibadete müdahale edebilir. Yalnız üstad´ın sevgisini kazanmak için yapılan müstesna. Mürid yaptığı her türlü amelde ve terakkiyatta, daima üstad´a karşı kendi acziyet ve fakirliğini bilmelidir. Başka türlü şeytan ve nefsin belasından kurtulamaz.
Mürid şu düsturu iyi bilmelidir: Nefsi ve şeytan kendisi için büyük tehlikedir. Nefis ve şeytan insanı etkisi altına alarak ya terakkiyetini durdurur veyahut sahip olduğu makam ve kemâlattan düşürür.
Nefis ve şeytan bazı zaman da insanın Rabbi’sine yakınlığını engellemek için müridin kalbine ve ruhuna sed çeker.
Nefsine hâkim olamayan zayıf iradeli mürid, şöyle demelidir: Ey nefs, sen ne dersen de ben şeyhimin emri olan rabıta, zikir, hatme gibi ibadetleri mutlak surette yapacağım. Sen sabredersen ben de senin istediğini yaparım. Bu düstur ve niyetle amel ederse, kısa zamanda nefsine hâkim olur.
Şevke dayalı bir nisbetten mütevellit mürid nefsini ıslah etmiş sayılmaz. Çünkü şevkten dolayı meydana gelen nisbet müride mülk olmaz.
Bu yolun büyükleri olan Nakşibend-i Sâdâtının nisbeti kışın en şiddetli zamanında yağıp bütün yeryüzünü kaplayan karlar gibidir.
Bunun yanında müridlerin şevklerinin sönmesi güneş ısısı ve yağmura benzen. Nasıl kışın yağan karın bir bahar mevsimi erimesiyle yalnız kuytu ve yüksek yerlerde az bir kısmı kalırsa, aynen müridlerin şevkleri de böyledir. Söner geriye çok az bir mürid kalır.
Mürşid-i Kâmil bu sadık müridlerine Cenab-ı Hakk´ın feyiz ve bereketini tahsil edip amel etmelerini emreder. Çünkü nisbetin diğer müridlere yansıması için bu az sayıdaki müridin, gayret sarfetmeleri, aşk ve muhabbetlerini artırmaları gerekir.
Üstad Abdurrahmân-i Tâğî´ye (k.s) bu sözlerinden sonra şöyle sordular:
-Efendimiz, muhabbet müridin iradesi dışında vukû bulduğuna göre, muhabbeti önlemek de elde değildir.O ha (k.s) mürşidin müridlere muhabbetini artır, daha çok muhabbet iksiri iç demesinin manası nedir
Seyda-ı Tâği (k.s) dedi:
Bu sözlerimin manası şudur: Allah´tan gayrı her şeyi terk edip, şeyhinin emirlerine uyup, edeb sahibi olmaktır. Mürid bu edeb ve ahlâkı tahsil edip öyle bir edeb sahibi olmalıdır ki; mürşidi, müride çekinmeden bir emiri vermelidir. Yani mürşid müridin kalbinin her türlü feyz ve tasarrufatı alacağına çekinmeden inanmalıdır. Çünkü mürşid, müridde bu yakîn ve edeb yoktur diye çekinir.
Seyda-ı Tâğî (k.s) bir gün bir kaç müride hasta olan komşusunu ziyaret etmelerini emretti. Ama bu müridler ziyareti yapmadıklarını üzgün bir şekilde Seyda´ya anlattılar. Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) dedi: Biz bu işi sizin büyük bir nisbet almanız için yaptık. Mürid şu gerçeği bilmelidir: Mürşidimin emri çok efdaldir. Bu emirde benim için çok büyük faydalar vardır. O halde emirlere aşk ve şekvle sarılıp yapmalıdır; yapmazsa çok üzülmelidir.
Mesnevi’de şöyle bir kıssa zikredilir:
Bir kişi uyurken, bir yılan ağzından girip karnına gider. Adam hiçbir şey fark etmez.
O sırada oradan geçen bir hekim durumu görür. Adama der: "sen acı elma ye". Adam acı elmayı yemez. Hekim devamlı ısrar eder. Neticesinde adam kusar, içerisinde ki yılan da dışarı çıkar. Adam bu durumu görünce hekime der; "Anam, babam sana feda olsun, neden bu gerçeği bana izah etmediniz. Hekim der: "Sen bu gerçeği bilseydin korkardın, o acı elmayı yiyemezdin, yemediğin için de içinden yılanı çıkaramazdım. Bu beladan kurtulamazdın."
İşte bu kıssada ki gibi, şeyhin durumu, nefis yılanının zararına karşı koyarken müridin karşısında bu durumdadır.
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) umumî sohbette şöyle buyurdu :"Bir mürid için dünyada en büyük nimet mürşidine olan teslimiyettir. Bakınız Gavs´ın (k.s) zamanında biz çok rahattık. Çünkü kendi kendimize hüküm vermiyorduk. Gavs (k.s) bir kişi için dese ki,"bu sadıktır, halistir." Biz de o kişi nereden olursa olsun halistir, sadıktır derdik.
Gavs´ın (k.s) hoşnut olmadığı kimseden biz de hoşnut olmazdık. Herkim olursa olsun onun halini hased etmeyip, hertürlü hizmeti bir vazife bilirdik böylece hasedlikten kurtulmuştuk.
Müridan kardeşlerimizin iyiliği için heran çalışırdık. Arkadaşlarımızın kusurlarından başka Gavs´dan (k.s) hiçbirşeyi gizlemezdik. Ne olursa olduğu gibi söylerdik. Hatta ki tarikattan soğuyan ihvan hakkında gidip Gavs´a (k.s) uydurma olan bağlılık haberleri de veriyorduk. Bu işte gaye ve maksadımız arkadaşlarımızın unutulmaması idi.
Aynı şekilde tam teslimiyet ve muhabbet sahibi olmayan kardreşlerimize de ihlas ve muhabbetleri çoğalsın diye Gavs´dan (k.s) yana yine doğru olmayan uydurma haberler de götürürdük.
Gavs (k.s) bizim bu davranışlarımızı, ayıp yaptığımız şeyleri bize söyledi; ama bu halden vazgeçin demedi hatta memnun olurdu."
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) bir gün bütün ümmete açık olan bir sohbetlerinde şöyle buyurdular: Bir müridin tahsil edip öğreneceği şeylerden birincisi de diğer kardeşlerine karşı hüsn-ü zan beslemeleridir. Mürid duysa ki; falan zat şeyhtir, velidir, kutuptur vb. bütün bunları iyiye yorumlamalıdır.
Alimlerin mürşide teslim olmaları biraz zordur. Çünkü onların ilmi bazı zaman ihlâs ve teslimiyet sahibi olmalarına manidir. Bundan dolayı ilk anlarda nisbet alamazlar. Cahil sûfiler ise herşeyi mürşidden öğrendikleri için kolayca teslim olurlar.
Bakınız şu alim kardeşimiz seçkin birisidir. Ama tam bir ihlâs ve teslimiyet ile kırk yıl amel etse de şu dört aylık yeni sûfi Abdullah´ın aldığı nisbeti alamaz.
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s)buyuruyor:



-Gavs (k.s)hazretlerinin şöyle bir adeti vardı. Belirlediği on kişiye talimat verilmesini emrettiğinde, talimat veren kimse bir kişiyi fazladan katsa o bir kişinin teveccühünü yapmazdı. Eğer on kişiye talimat verin diye emredip kişileri belirlemezse bu guruba dışardan katılan bir kişi olursa hepsine yeniden talimat verdirirdi.
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s)bunları bir azarlama mahiyetinde buyurdu:
-Teslimiyet gerçekten zor bir iştir. Bir sûfinin sözde ben teslimim demesi yeterli değildir. Sözü ve özü bir olmalıdır.
Eğer ki insan hakikaten teslim olsa, bütün dertlerden kurtularak huzura kavuşur. Bir müridin tasarrufatta, feyzden istifade etmesi ancak teslimiyet sayesinde olur. Teslimiyet olmadan istifade olmaz. Muhabbet teslimiyeti doğurur onun içindir ki muhabbeti olmayanın teslimiyeti olmaz.
Bir müridde muhabbet tedrici olarak doğarsa teslimiyet de o oranda doğar. Davranış ve sözlerinizin birbirine uygun olmasına çalışınız.
Müridin en büyük gaye ve maksadından birisi de mürşidinin iltifatını kazanmak olmalıdır. Çünkü iltifat kalb ülkesinin fethinden önceki adımdır.
Müridin nazarında kahr ve keyf aynı olmalıdır. Böyle olursa mürid şeyhinin her türlü davranış ve hallerini kendi menfaatine olduğuna inanmadıkça bütün bu hallere bağlı olarak kendisine" hoş geldin, sefa geldin" denmedikçe mürid olamaz. Hafız-ı Şirazî (k.s) şöyle diyor: Bana kötü söz söyledin. Ben ise buna memnun oldum. Ce-nab-ı Hak seni afetsin güzel dedin. Şeker yiyen dudaklara acı cevap yakışır mı hiç!
Ben kahrına ve lütfuna da ciddiyetle aşıkım. Çok acayiptir ki benim aşkım her ikinize karşı aynıdır.
Bu meseleleri şöyle bir misalle açıklık getirelim: Velev ki müridin başına bir bela, musibet gelse bilmelidir ki o hayrınadır.
İbrahim Çokreşî (k.s) diyor: Ben bir gün bir meseleden dolayı sabah namazından sonra yaptığım virdimi terk etmiştim. Bundan dolayı Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) dedi: "İbrahim hem müridim diyor, hem de basit bir sebebden dolayı amelini terk ediyor. Müridlik ile ameli terk etmek hiç birbiri ile bağdaşır mı
Bir gün Erzurum da ikamet eden ulema, Abdurrahman-ı Tâği´nin (k.s) bir halifesine haber gönderip mübareği irşada davet etmişlerdi. Bu ilk davete icabet edilmedi. Tekrar davet geldi. Bunun üzerine Seyda-i Tâğî (k.s) dedi: "Bu bize Gavsın (k.s) himmetidir." Oraya gidemediğimiz için Gavs´dan azar işiteceğimden korkuyorum. O zaman ben dedim:" Efendimiz bizim malımız pahalıdır. Onun için malımızı çok arzu edip zorlayanlara satarız. Bizim geç cevap vermemiz onların arzu ve isteklerini artırır."
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s ) dedi:
"Cenab-ı Hak´tan af dile, tevbeyi istiğfar eyle. Gidemeyişimizin sebebi tembelliktir, gevşekliktir. Başka bir sebebi yoktur." Sözlerine devam ederek, "Büyükler karşısında kusurunu kabul edip, affedilenler eli boş dönmezler" buyurdu.
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s), amelleri teşvik mahiyeti taşıyan bir sohbetlerinde emir mahiyetinde şöyle buyurdular:"Farz namazlarınızı vaktinde cemaatle kılınız, sünneti terk etmeyiniz. Akşam namazından sonra yatsı namazına kadar rabıta yapınız, Bu rabıta esnasında gaflette olsanız, rabıtayı kuramazsanız gözleriniz kapalı olarak o vakti değerlendirin, rabıtanızı bırakmayın. Gözlerini açmayın.
Bilhassa sabah namazlarından sonraki amellerinizi terk etmeyin. Her türlü meşguliyette ve kalabalıkta amellerinizi terk etmeyiniz. Gaflet ehli kişilerin arasından alınan nisbet azdır. Ama sahibine mülk olur.
Bu sıddıkıye tarikatında halvete girmek yoktur. Halvette şöhret vardır. Şöhret ise afettir. Bu tarikatın gaye ve maksadı müride varlığı terk ettirmektir. Halvette yapılan zikirde olur ki kişide benlik duygusu daha çok galebe çalar.Yatsıdan sonra lambaları söndürün ve konuşmayın veya emredilen amellerinizle meşgul olun. Sıddıkiye tarikatına mensub olan kişiler dünya zengini olanlara karşı muhtaç olmadıklarını göstermek için onlara karşı gayet onurlu davranarak onlara muhtaç olmadıklarını göstermelidir.
Buna karşılık kendilerine muhtaç olan ihtiyaç sahiplerine karşı mütevazi davranıp kendisini onlardan aşağı göstermelidir.
Tabiatında kibirlilik bulunanları tevazuya yönlendirilmeli, tabiatında aşırı tevazu bulunanları da izzeti nefs sahibi gibi biraz davranışlarını düzeltmelidir.
Sûfi kalbini bazı zaman mürşid rabıtası ile bazı zamanda muhabbet, şevk ve zikri celâle ayırmalıdır. Bazen da kıdem rabıtası yapmalıdır. Rabıta ve zikri, mürid şöyle yapar:
Mürid mahlukatın varlığına bakmaz, ancak Cenab-ı Hak´kın varlığına birliğine bakar. Ayrıca Allah´ın sıfatlarını düşünmeden yalnız zatını düşünmelidir. Çünkü bu sıddıkiye tarikatı Zat-ı muhabbetten ibarettir, bu vesile ile sıfatların seyri aşılmıştır.
Mürid rabıta yaparken kendisinde saygı uyandıran birşey düşünmelidir. Değilse rabıtanın bir faydası olmaz.
Mürid kalbinden vesveseyi silmek için mücadele etmelidir. Bu konudaki virdi "La Maksûde illellâh´ bize göre (Abdurrahmân-i Tâğî (k.s))"seyri sülukun en önemli yeri letaiflerin seyri-dir."
Nefy-i isbat ise, başlı başına bir maksat olarak değil de " Celâl" zikri vasıtasıyla vahdeti tahsil etme aracı olarak görüyorum. Oysa bizim tarikimizden bazı büyükler nefy-i isbatı böyle kabul etmezler. Umulur ki böyle bir yol ile gidilirse, kalbin gafil kalacağı boş bir zaman yoktur.
Bir mürid bir iş yapacağı zaman veyahut uyuyacağı zaman işin başında ve bir de sonunda rabıta kursa orada geçen uyku ve gaflet gibi zamanlar da da rabıta kurmuş gibi sayılır.
Müridin gaye ve maksadı saliklik ismi ile aldanmak değil, benlikten sıyrılıp fenaları elde etmek olmalıdır.
Seyyid Tâhâ (k.s) şöyle diyor:
"Kendini beğenmişliğin ve riyakarlığın bu tarik-ı Nakşibendî de yeri yoktur. Böyle duygulara kapılan kimseler Nakşibendî değildir. Nakşibendî olan kimse nefsinin arzularına uymamalıdır. Çünkü nefsin arzusu sahibini yoldan çıkartmaktır. Riyazet yapmak bizim tarikatımızda yoktur. Çünkü riyazat yolu uzatır. Bizim gayemiz ise yolu kısaltmaktır.
İbrahim Çokreşî (k.s) buyuruyor:
Bir gün münkirlik yapan birisiyle aramızda bir tartışma oldu. Abdurrahmân-i Tâğî´nin (k.s) meclisine gittim, bana dedi:
-Gel şöyle otur. Ben ise kendilerine sıkıntılı ve öfkeli bir şekilde:
-Nasıl oturayım...! Bunun üzerine bana dediler:
-Sen niçin falan münkire şöyle böyle diyorsun....! Ayrıca biraz önce söylediğin sözleri ve halini ben (Abdurrahmân-i Tâğî) edebsizlik sayıyorum. Bak İbrahim (k.s) sen insanlara celalli davranıyorsun, oysa bu hal iyi değildir. Sen bu hallerinden mütevellid az kalsın zarar görüp mahvolacaktın..
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) bir gün bir mürşidin şu sözünü naklettiler:
"Cenab-ı Hak her gün saliklere nazar eder. Fakat tabiatı icabı celalli olanlar bu devletten istifade edemez. Onların kanatlarına asla devlet kuşu konmaz."
İbrahim Çokreşî (k.s) diyor:
Abdurrahmân-i Tâğî (k. s) beni celalli tabiatımdan mütevellid azarlayıp şöyle dedi: Biz Gavs-ı Azam´dan (k.s) hiç bir gün kahır talebinde bulunmadık. Yalnız bir olay olmuştu, o müstesna. Bizim bu talebimize şeyh hazretlerinin halifesi şöyle dedi:
"Kahır talebinde bulunmayınız, çünkü kahır gelince herkese gelir."
Mürid imtihanda olduğunu düşünerek hiç bir zaman mürşidinden emin olmamalıdır. Edebe dikkat etmeli ve kendisinden çekinmelidir. Nitekim ayet-i kerimede Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor:
"Allah´ın mekrinden ancak hüsrana mahkûm olanlar emin olabilir" (Araf/99)
Hatta mürid mürşidinden korkmalı, ona karşı olan muhabbetinin azalmasından sakınmalıdır. Nitekim Seyyid Tâhâ (k.s), Gavs´a (k.s)
-Tavşan nasıl aç arslandan korkarsa sen de benden öyle kork" demiştir. Gavs (k.s) hz.leri
-Korku sevgiyi azaltmaz mı deyince Seyyid Tâhâ (k.s) :
-Hace Baki de öyle demişti, diye cevap verdi.
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) hazretleri dedi: İbrahim sen "İlâhî ente maksûdî ve rıdâke matlûbi" derken kork. Çünkü olur ki bu sözü söylerken kalbinde başka şeyler mevcuttur. Sen mürşidinden himmet dile ta ki seni kötü hallerden korusun. Mübareğe arz ettiğim zaman dedi: " İbrahim, ben sana itidali tavsiye ettim. Yoksa muhabbeti azaltacak şekilde korkuyu değil. Mürid her an mürşidinden çekinmelidir."
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) diyor:
"Şeyhin celallenmesi kendi iradesi dahilinde değildir. Mürid, şeyhinin celalli zamanına rastlarsa ondan uzak dursun."
Bir gün Abdurrahmân-i Tâğî´ye (k.s) eşi, bir sûfiye sakal bırakmaması için vesile olmak istemişti. Eşinin bu arzusuna mübarek o kadar celallendi ki nerede ise eşine kahredecekti. Bir müddet sonra Seyda dedi:"Elimde olsaydı, ne eşime kızacaktım ne de o fasıka bir şey diyecektim. Onu dilediğini yapmakta serbest bırakacaktım."
Size şöyle diyeyim:"Sevgili gayet nazlıdır. Sevene hiç bir zaman muhtaç değildir."
İbrahim Çokreşî (k.s) diyor:
Ben çok basit bir mesele için Abdurrahmân-i Tâğî´nin (k.s) en çok sevdiği oğlu Molla Ziyâuddîn´e kahr ettiğine şahit oldum. Öyle oldu ki Molla Ziyâuddîn ölmek üzere idi. Biz hemen fidye verdik. Çok şükür Molla Ziyâuddîn kurtuldu.
Mürid, her kim olursa olsun ta ki şeyhin en sevdiği dahi olsa yine mürşidin celâlinden korkmalıdır. Abdurrahman-ı Tâği (k.s) dedi:
"Büyük sevgi nefrete dönüşürse Allah korusun akabinde şedid bir düşmanlık doğurur. Bakınız, Gavs (k.s) eşlerinden birisini boşamıştı, ben şimdi o kadının üzerinde hâlâ Gavs´ın (k.s) kahrını görüyorum.
Ben (ibrahim Çokreşî) itiraz edip dedim:
Efendim, bu nasıl olur. O kadın, Gavs´la bu yol için çok sıkıntı çekmiştir. Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) dedi:
- O kadın ölünce Gavs (k.s) ve kadının oğlu Şeyh Celâleddîn cenazeye gitmedi. Cenazeyi şeyh Bahâuddîn ve Seyyid Hamza kaldırdı. Bunun birinci sebebi şudur:
Gavs (k.s) böyle davranmakla Cenab-ı Hakk´ın sevgisini her türlü akrabadan üstün tuttuğunu göstermek istedi.
ikinci sebebi ise, mürşidler ledün ilmine vakıftır. Ama bu ilimleri hakkında konuşmazlar.
Mürşidini akrabalarına tercih ederler. Mürşid akrabaları hakkında nasıl hareket ederse onlar da aynı şekilde davranır: Bu konuda bir şey söylenilmez.
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) diyor ki:
Bir mürid ehl-i dünyaya imrenmemelidir. Onlara acıyarak aşağıların aşağısı görmelidir. Ayrıca kendi nefsini de onlardan daha aşağı görmelidir. Ancak böyle yaparsa şeyhine karşı edebli davranabilir. Ve sûfiliğin de hakkını eda edebilir.
Şunu bilesiniz ki, bu inançta olursanız bu sûfilerin ayaklarının arşın üzerinde olduğunu görürsünüz, inan ki ömrüm hakkı için, bu zevat hem arştan hem de kendileri dışındaki herkesten üstündürler. Çünkü bu tabakanın gaye ve maksadı Cenab-ı Hakk´ın zatıdır. Şeref ve üstünlük ancak ve ancak gaye ve maksadlarına göre ölçülür.
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) şöyle buyurdular:
-Bir mürid şeyhini ziyarete gittiği zaman, mürşidinin yanında kalacağı zamanı önceden belirli bir zamanla sınırlamamalıdır. Kalbinin muhabbetine göre ayarlamalıdır. Şöyle ki; kalbin muhabbeti üstadmdan ayrılmadan müsade alıp evine dönmelidir. Kalbin muhabbeti üstada bağlı kaldığı müddetçe üstadla beraber olabilir.
Abdurrahmân-i Tâğî´ye (k.s) bir gün virdlerinin artırılmasını söylediler. Mübarek daha çok hizmet etmelerini buyurdu. Dedi:
"Asıl amel hizmettir."
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) hazretleri şöyle buyuruyor:
-Bu sıddıkiye tarikatı mensubu zenginlerin gayet mütevazi ve hoş görülü olması lazımdır. Fakirlerin ise zenginlere karşı gayet onurlu bir tavırda olmaları gerekir. Fakirler ihtiyaçları konusunda zenginlere karşı bir aşağılık duygusunda olmamaları lazımdır. Sohbetimize konu yaptığımız onur ve kibirden maksat insanın kendisini Allah´tan gayri kimseye muhtaç saymamasıdır. Çünkü insan kendisini başkalarına karşı muhtaç görürse olur ki onların günah ve bid´atlarına da ortak olur.
Nitekim Şeyh hz.leri bir kimseye tevbe etmesini emretti. Alimlerden birisi de şeyhe başvurarak, o kimsenin ipekli elbise giymesine müsade edilmesini istedi. Şeyh hz.leri o alimin bu davranışı hakkında şunları söyledi:
-O alimin ricada bulunmasının sebebi o adama dünyalık bakımından ihtiyacı olması ve zekât alma ümididir.
Zenginlerin fakirlere, fakirlerin de zenginlere karşı münasebetlerinde ölçüyü kaçırmamaları gerekir. Gavs-ı Âzam´ın (k.s) zamanında bir fakir vardı. O zat zenginlere karşı o kadar ölçüsüz hareket ederdi ki ayrıca eşi de zengin insanların eşlerine karşısında oturmaya izin vermiyordu. Elinden geldiği kadar da kibirli davranıyordu. Gavs (k.s) bundan da aciz oldu. "Bu kadar da ileriye gitmek uygun değildir" buyurdu.
Bu durumlar karşısında şeyh hazretleri dedi:"Tevazuun temel gerekçesi insanlardaki tecellidir. Çünkü her insan Cenab-ı Hakk´ın tecellisine mazhardır. İnsan kendi şahsına gelen tecelli payına göre hareket ederse tevazu ehli olup, davranışları da böyle olur. Ta ki kendisini tecellilerde yoksun olarak karşısındaki kişiye göre kendisini daha aşağı görür. Karşısındakileri kendisinden daha Allah´a yakın bilir.
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) bu konularda şöyle buyuruyor:
-Kişi kendi nefsini çok hakir görür. Ayrıca kendisini Allah´ın sıfat ve tecellilerinden yoksun görür, Allah´ın tecelliyatını kafirde görür de kendinde görmez. İnsan böyle düşünürse varlık duygusundan sıyrılır. Böylece diğer insanlara karşı mütevazi ve alçak gönüllü olur.
Allah´a varan yollar dörttür.
1-Muhabbet yolu
2-Kendi varlığından sıyrılma yolu.
3-Bütün varlıklara karşı kendisini ihtiyaçsız hissedip onlara yüksekten bakma yolu.
4-Kendisini varlıklara karşı muhtaç hissetme ve onlara karşı mütevazi olma yolu.



Kişinin varlıklar karşısında kendisini ihtiyaçsız sayması muhabbeti, muhtaç hissetmemesi ise varlık duygusundan sıyrılmayı gerektirir. Eğer mürid varlık duygusundan kurtulursa, kendisini Allah´ın ve şeyhin sıfatlarından yoksun görür. Kendi dışında kalanları ise değişik görür. Neticede bu hallerinden dolayı kendisini herkesten aşağı görür. Böylece Allah´a (C.C) giden yollar dörtten ikiye iner.
Cezbenin iki yolu vardır.
a-Muhabbet yolu
b-Varlıktan sıyrılma yolu.
Yolların en sağlamı kişinin kendi varlığından sıyrılarak katettiği yoldur. Çünkü bu yol sûfiyi bazı tehlikelerden korur.
Örneğin; Beyazıd-ı Bestami ile Ahmed-i Cami hazretlerine bakalım. Beyazıd, Ahmed-i Câmi´ye derki:"İkimiz de aynı anda cezbeye sahip olduk. Ama ben bazı vartalara düştüm sen ise düşmedin. Bunun sebebi nedir Ahmed-i Cami der:"Sen dedin ki, benim arş sancağı üzerinde çadırım var. Ben ise dedim ki, arş sancağı altında çadırım var." Beyazıd (k.s) bu yolda birtakım vartalara düşmüştü. Ahmed-i Cami (k.s) ise düşmemişti.
İbrahim Çokreşî(k.s) diyor:
"Ben Seyda´ya sordum. Bu sözler onların ihtiyarı dahilinde midir "Abdurrahman-ı Tâği (k.s) cevaben buyurdu:"Hayır, kendi ihtiyarları dahilinde değildir. Bu iki söz de varlıktan kurtulmayı sona erdirici mahiyettedir. Ahmed-i Cami (k.s) bu hâlden kurtulmuştur. Ama Beyazıd-ı Bestami (k.s) kurtulamamıştır.
Aklı başında olan bir mecnunun şöyle bir âdedi var idi:
Dünya ehli zengin bir kişi kendisini ziyarete gelirse onunla, çıplak bir şekilde ve elindeki tesbihle zikr ederken konuşurdu. Yanına bir fakir gelirse gayet edebli konuşurdu. Bunun sebebi şudur: Ehl-i Dünya olan kişiyi kendisini tecellilerden mahrum kılar, ama fakirler ise böyle değildir.
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) hazretleri manevî rabıta hakkındaki bir soruya şu karşılığı verdi: "Manevi rabıtadan gaye kalbi mürşide bağlamaktır. Kalbin bağlanması ise ancak ihlâs ile elde edilir.
Manevî rabıta muhabbet yolu ile de tahsil edilebilir; ama ihlâs ile tahsil daha kesindir.
Şeklî rabıta ise: Muhabbet yolu ile ihlâs yolundan daha çabuk kazanılır. Manevî rabıtayı gerçekleştiren en birinci etken şudur:
Şeyhin gerek yanında gerekse gıyabında gayet edebli bulunmak. Ayrıca bütün müridleri mürşidin nazarına mazhar olmuş, kendisini ise mahrum olmuş kabul edip onlara da edepli davranmalıdır. Bütün sûfileri mürşidin bir nevi ehl-i beyti, kendisini ise o kapının kıtmiri bilmelidir. Kıtmir herkesin elinden nasıl bir şey bekler ise mürid de öylece diğer kardeşlerinden dua dilemelidir.
Ben (Abdurrahrnân-i Tâgî) bir ara üstadım Gavs-ı Âzam´dan ayrı kalmıştım. Gayet şedid bir muhabetle yanarak evimde oturuyordum. Duydum ki bir zımmî Gavs´ın yanından geli-yor. Kendime hakim olamadım gidip onu köyün dışında karşıladım. El sıkıştık. Kendisine dedim: "Sen öne geç" eve gidelim. Önüme geçmeyi kabul etmedi. El ele tutuşup eve gittik. Evde izzet-i ikram ettim, keçe minder üzerine oturttum, yemeğimizi beraber yedik. Hürmet olsun diye kendi ağızlığımdan tütün içirdim. O içtikten sonra ağızlığı bana uzattı. İnanın şu anda dahi hatırımdan çıkmayan acayip bir nisbet hissettim. Zimmî tekrar aynı ağızlığı istedi. O zaman dedim:"Sana yaptığım bereketlenmek içindir, artık vermem. "Zımmî gitmek istedi, ugurladım. Eve döndükten sonra onun oturduğu keçe mindere burnumu dayayarak kokladım. İnanın şimdi dahi o kokunun ben de uyandırdığı hazzı hatırlayınca neşe duyuyorum.
Ben (Abdurrahmân-i Tâğî) inanın kendi azizliğimi; mürşidime bağlı olanlara karşı, kendimi aciz ve muhtaç hissetmekte görüyorum.
Eğer ki mürid kendi nefsini böyle, diğer sûfileri de mürşidin nazarına mazhar olmuş görürse şüphesiz ki onlara karşı edepli ve hürmetli olur.
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) hazretleri şöyle buyuruyor:
-Bir müridi, mürşidinin manevî sofrasından talepçi olmalıdır. Çünkü mürşid-i kâmil müridin talebine göre tasarruf ve himmet eder. Ahmed-i Câmi (k.s) bir zahide himmet etti. Bu zahid o himmet sayesinde belirli bir beldeyi keşfen gördü. Sonra mübarek zahide dedi:
"Senin bizden talebin ve gücün bu kadardır. Değilse bizim tasarrufumuz çok çok fazladır."
Müridliğin orta döneminde müride istek ve talebini artırması tavsiye edilir. Bakınız, Gavs-ı Âzam´ın (k.s) halifesi olan Şeyh Halid (k.s), Şah-ı Nakşibend´den (k.s) şöyle rivayet etti:"Ayakları ile başımın üstüne çıkacak kadar talep ehli olmayan müride hakkımı helâl etmem."
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s)´ye sordum:
"Bir sûfinin içersinde bulunduğu bir hâlden daha yüksek bir hâl istemesi doğru mudur "Cevaben dediler:
"Bu yolun bazı büyükleri makbuldür demişler. Çünkü talep edilen şey ilâhi cezbedir. Bunu elde edebilmenin yolu ruhu feda etmektir. Aslında müridin talep ettiği ruhu talep etmektir. Çok fedakâr olmak daha güzeldir.
Abdurrahmân-i Tâğî(k.s) hazretleri şöyle buyuruyor:
"Mürid kendi hata ve günahlarını düşünüp diğer etbaların hepsini de tasarruf ve tecellilere mazhar olmuş görürse edep ve hürmet ehli olur."
Seyda´ya ben (İbrahim Çokreşî) dedim:
"Efendimiz malumunuzdur ki bir vakit sûfilerden birisi demişti ki: "Fayda istemiyorum" bu söz ne manaya gelir. Böyle diyen sûfi aslında en güzel faydayı talep etmiş oluyor. Çünkü bu söz "Ben şeyhime vasıl olmayı istiyorum, başka bir isteğim yoktur" demektir.
Gerçekte önemli olan maddî vuslat değil, manevî vuslattır. Manevî vuslat: Mürid şeyhini mutlak fânîlik mertebesine ermiş olarak bilmelidir. Böyle olunca ona vasıl olabilmek, ona arkadaş olabilmek ancak "fena" makamına ermekle mümkün olur.
Bir sûfi dedi:"Uzak kaldığım zaman muhabbetim artıyor" Ben bu söze kızıp azarladım. Dedim ki: İstenen şey maddi değil, manevi vuslattır" Bu sûfinin yanılmasına sebep olan söz ise Gavs´ın (k.s) benim hakkımda söylemiş olduğu "O vuslata erenlerdendir; ama muhabbeti eksiktir." sözüdür. Bu sûfi, vuslatı maddi vuslat olarak yorumlamıştır.
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) hazretleri şöyle buyurdular: "Kurtuluş şunlardadır.
1-İlim: Ehl-i sünnet vel-cemaat inancı,
2-Amel: Şeriatı yaşamak
3-İhlâs: Hâlisiyettir, sohbettir.
Tasavvuf yolunun ve bu yolun efdaliyetini meydana çıkaran unsurlar şunlardır:
A-Geçmiş olan sohbetlere karşı şükür
B-Geride bırakılan sohbetlere karşı özlem duymak. Yeni bir sohbet fırsatının doğmasını istemek.
Mürid tasavvuf sohbetlerine katılmalıdır. Katıldığı zaman o sohbetin sonunda sohbet bitti diye üzülerek gelecek sohbeti beklemelidir. Bu haller müridin kalbinde tabii olarak belirmiyorsa mürid kendisini bu hallerin belirmesi için zorlamalıdır
Ezanları duyduğunda,



Şükretmeyen bir gönül taşıyorsan!



Yüreğine bir selâ oku! ”

















Sen benim hüzün yanımsın... Güneşin vurmadığı gölgede kalan yanım. Kimselerin bilmediği kendime sakladığım. En çok ayazda kalmış olup da rüzgara savuramadığım, alıp alıp defalarca sineme sardığım yanımsın. En çok kanayan yarama sarmaya çalıştığımsın. Sardıkça kanayan kanadıkça sardığımsın…



Sen benim hüzün yanımsın.. Her doğan günle bir kez daha ümidimi yıkan tarafımsın. “Olmadı olmayacak” dedirten hain düşmanımsın. “Ah çıksa gelse şimdi…” diyecek kadar kendimi kaptırdığım saflığımsın. “Çıksa ve gelse, alsa ve götürse…” diye çırpan kanadımsın. Ve her defasında kendime kırk kez söyleyip kırk kez yanıldığımsın.



Sen benim hüzün yanımsın.. Söküp atamadığım umut çiçeklerini gömdüğüm toprağımsın. Bahar gelir yeşerir diye yağmur, çamur, kar kış demeden suladığımsın. Olur da bir gün açarsın diye beklediğim sevdamsın. Sevda çiçekleri açar mı bilinmez ama umuduna umudumu bağladığımsın.



Sen benim hüzün yanımsın... Dar vakitte bulup tez zamandaki kaybımsın. “Ne olur kal benimle” dedirtecek kadar yalvardığımsın. “Sensiz hayatı istemiyorum” diyecek kadar uçurumdan kendimi attığımsın. Geceyle gündüzümü, yanlışla doğrumu karıştıran arafımsın. Sahi sen benim soldan soldan vuran yanımsın.



Sen benim hüzün yanımsın.. Sensizken anlamını yitirdiğim hayatımsın. Bütün kelimelerime yüklediğim anlamsın. “Sen” diye başlayıp da bitiremediğim üç noktamsın. “Sen, sen ille de sen” diye durup durup nefes aldığımsın. “Sen varsan ben varım” dedirtecek kadar kendimi hiçe saydığımsın. Kaderi kaderime yazılsın diye her gün Yaratıcıya yalvardığımsın. Aklımda, yüreğimde ve duamda olansın.



Sen benim hüzün yanımsın.. Bakışına hasret kaldığım, sesine özlemle bağlandığımsın. Özlemim, hasretim, bakmaya doyamadığımsın. Bahtıma doğanımsın. Olmazsa olmazsımsın. Nefretim, öfkem, kinim, sevincim, umudum, düşüm, rüyam, hayalim en çok da ağlayan, en çok da ağlatan yanımsın…

Sen tarifi imkansız aşkımsın. Cansın… Candasın… Canımdan öte canımsın..!!









Yine Bu Gece Yağmurlarında Islanıyorum Yalnızlığımın...
Geceler Boyu Düş'lerimde Bin Kez Sana Geliyor Bin Kez Sessizliğe Dönüyorum...
Seninle Seni Yaşamak Varken Yokluğunu Yaşıyorum Çaresiz...
Yaslı Yüreğimle Ayrılığın Resmini Çiziyorum...
Gözlerinin En Uzağa Baktığı Yerden Kokunu Hissederek Yazıyorum...
Gecelerim Aydınlığa Dönmeyen Sokak Lambası Gibi Yalnız ve Sönük..
Kalbim Yalnız ve Çaresiz...
Ahh Çaresizlik! Ne Kadar Acı, Ama Yokluğun Daha da Acı...
Bir Şiirde Anlatırım Seni, Gözyaşları Yanağından Süzülür ve Yağmur Tanesine Saklanırsın...
Bir Müddet Yasaklanırsın Gözlere ve Mahküm Edilirsin Kalbime
Ben SEN'i bir papatyanın masumluğunda, bir kardelenin saflığında, bir gülün AŞK'ıyla sevdim... Dargınken ağlaya ağlaya, mutluyken kahkaha ile, gözlerine dalarken susarak ama yüreğimde çığlık çığlığa sevdim... Bir bebeğin kokusunu çeker gibi
Ben, ben SEN'i zamansız, SEN'i mekansız, ben SEN'i ansız sevdim... SEN'i deli gibi sevdim, Mecnun oldum sensizliğe yürüdüm...
Ben SEN'i düşlerime, hayallerime sığdırmadan sevdim... Söyleyemediğim sırlarda SEN vardın...
Gizleyemediklerimde SEN...
Sensizken bile her yerde SEN varmışsın gibi
Üzülme! Dert etme can!
Görebiliyorsan,
Dokunabiliyorsan,
Nefes alabiliyorsan,
Yürüyebiliyorsan,
Ne mutlu sana!
Elinde olmayanları söyleme bana
Elinde olanlardan bahset can!…
Üzülme!
Geceler hep kimsesiz mi geçecek?
Gidenler dönmeyecek mi?
Yitirdiğin her ne ise
Bir bakarsın yağmurlu bir gecede
Veya bir bahar sabahında karşına çıkmış
Bil ki Güzellikler de var bu hayatta
Gel git’lerin olmadığı bir hayat düşünebilir misin?
“Hüzün olgunlaştırır”
“Kaybetmek sabrı öğretir”
Şimdilerde bol bol dua ek
Hasat yakındır can!
Kaderini sev!
Varsa kederini de sev!
Üzülme hastalıklarına
Gör, hangi günahlarına kefaret olacak
Terk edildin diye de üzülme
Demek ki sevebilecek bir yüreğin var
Geçmişi unut, hiç yaşanmamış gibi davran
Buluttan nem kapma!
Döküver kirpiklerinden sonbaharı
Bir gün ama bir gün mutlu tebessümlerle kol kola gireceksin
Koklayacaksın yağmur sonrası toprakları
Yükleyeceksin ruhunu kelebek kanadına
Uçacaksın semalara sevdiklerinle can!
Kim demiş ebemkuşağı yedi renk?
Bakmakla görmek arasındaki farkı çözdüğünde
Anlayacaksın ne demek istediğimi can!
Sana tanınan süre üzülmeye değecek kadar uzun değil
Herkes gibi sende sonsuzluğa gün gelip kanat çırpacaksın
Hayatın telaşından insan pek farkında olmuyor ama
Kum saati alta doğru hızla akıp gidiyor
Henüz aşılmamış çok yolların var
Hiç mi güzellik yaşamadın?
Ufacık bir hatırımda mı yok yanında?
Hayatın ellerini bırakma! Küsme!
Hadi mavilerini giyin çık dışarı!
Denizle cilveleşen martılar gibi hayata kur yap!
Yitirdiğin güneş için sevda türküleri söylemeye devam et!
Ölümlüde olsa hayat, ölümsüz bakışlarla bak!
Kaçmakla kurtulamazsın ki;
Yalnızlıktan, hüzünlerden, hayattan
Ayakta kalman gerek, yaşaman gereken can!
Hayat senide içinde görmek istiyor
Hadi yaklaş!
Unutma ki
“Yapmadıklarının kazası yok!”
Ve yine unutma ki
“Aydınlık geceye hiçbir zaman yenik düşmedi” can!

Blog Archive